
Deniz kenarında yürürken ayaklarımın altında kımıldayan kumun verdiği hissi uzun uzun izliyordum. Kıyıya vuran dalgalar, geride bıraktığım ayak izlerini birer birer siliyordu. Ben ise buna inat, adımlarımı kuma daha sert basıyor. Sanki izlerim biraz daha derin olursa daha uzun süre kalacakmış gibi yürüyordum.
Ama dalga her defasında geri dönüyor ve bıraktığım izi yeniden yok ediyordu.
Bir süre sonra durdum.
Ayaklarıma, kuma ve kıyıya ulaşmak için tekrar tekrar gelen dalgalara sessizce baktım. Sonra fark ettim ki artık denizi değil, onunla inatlaşan kendimi seyrediyordum.
Belki de kumda korumaya çalıştığım şey yalnızca ayak izim değildi.
İnsan ömrü boyunca buna benzer bir çabanın içinde değil midir? Birinin kalbinde, bir şehrin sokağında, bir dostun hatırasında kendine ait küçük de olsa bir yer bırakmak ister. Unutulmamak ister. Varlığının ardından dünyada bir şeylerin kalmasını arzular.
Belki de bastırarak bıraktığımız her iz, benliğimizin dünyaya söylediği sessiz bir “Ben de buradaydım.” cümlesidir.
Oysa zaman, denizden daha sabırlıdır.
Ses çıkarmadan gelir. İsimleri, yüzleri, sesleri ve hiç silinmeyeceğini sandığımız hatıraları usul usul kendine alır. İnsan bir gün geriye baktığında, bir zamanlar uğruna yorulduğu nice şeyin çoktan kıyıdan çekildiğini görür.
Ve çoğu zaman, katettiği yolları unutup yalnızca geride bıraktığı son izin peşine düşer.
Ben de öyle yapmıştım.
Denize ulaşmadan önce ne çok yol yürüdüğümü unutmuş, kumda kalmayan birkaç ayak izine takılıp kalmıştım.
Belki de bütün yoruluşum, fâni olanı bâkî kılmaya çalışmaktandı.
Oysa “O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.”
(Kasas, 28:88)
Geriye dönüp baktığımda kıyıda bana ait tek bir ayak izi kalmamıştı. Deniz hepsini sessizce bağrına almıştı.
Fakat içimde, hiçbir dalganın ulaşamayacağı başka bir kıyı oluşmuştu.
O an düşündüm. Dalga belki de benden bir şey almıyordu. Aksine, taşımanın lüzumsuz olduğu bir şeyi bana bıraktırıyordu.
Kumdan beni siliyor, fakat belki de benden “beni” eksiltiyordu.
İnsan ne çok şeyi kendisinin sanıyor. Sahip olduğu eşyayı, makamı, sevgiyi, güzelliği, hatırayı… Hatta bazen kendisine verilen ömrü bile.
Oysa bize verilenlerin çoğu sahiplik değil, emanettir.
Kum da emanetti, ayaklarım da, o kıyıya varabilmiş olmak da.
Ben ise emanetin üzerinde kalıcı bir iz bırakmaya çalışıyordum.
Dalgalar bana başka bir şey öğretiyordu. Hiçbir iz sonsuza kadar kalmayacaksa, belki de asıl mesele iz bırakmak değildi.
Belki mesele, yürürken kime doğru yürüdüğünü unutmamaktı.
Denizin sesini duyabilmekti. Ayağının altındaki kumun hareketini hissedebilmek, rüzgârın tenine değdiği o kısa anın farkında olabilmekti. Geçip giden şeyleri tutmaya çalışmak yerine, onların sana neyi hatırlattığını anlayabilmekti.
Çünkü insan bazen kalıcı olmak isterken yaşamayı, sahip olmak isterken emaneti, görünmek isterken yönünü unutuyor.
Belki de deniz her gelişinde ayak izlerimizi bu yüzden siliyordu.
Kumun bize ait olmadığını değil, bizim de kuma ait olmadığımızı hatırlatmak için.
Ve belki geriye gerçekten kalan, dünyaya bıraktığımız izin derinliği değil, o dünyadan geçerken kalbimizin hangi yöne dönük olduğuydu.

Yorum bırakın