Bu görselin temel amacı, yolculuk, fanilik ve insanın yöneldiği manevi istikamet duygusunu tek bir sahnede toplamak.

Öndeki beyaz giyimli kişinin arkadan görülmesi, izleyicinin kendisini onun yerine koymasını kolaylaştırıyor. Kişi belirli bir hedefe doğru ilerliyor; bu da görseli sıradan bir manzara olmaktan çıkarıp “yol” metaforuna dönüştürüyor. Uzakta suyun içinde kalan cami/minare ise geçmişi, kaybolanı, hatırayı ve aynı zamanda kalıcı olana duyulan arayışı çağrıştırıyor.

Su ve kurak arazi arasındaki karşıtlık da önemli. Çevredeki boşluk ve sessizlik, insanın dünyadaki geçiciliğini hissettirirken; minarenin dikey biçimi bakışı yukarı doğru taşıyor. Böylece görselde yatay düzlem dünyevî yolculuğu, dikey minare ise manevi yönelişi temsil ediyor gibi okunabilir.

“Ayak İzlerimin Öğrettiği” metniyle birlikte düşünüldüğünde görselin mesajı şu fikre çok iyi bağlanıyor:

İnsan dünyada yürür, ardında bıraktığı pek çok şey silinir; asıl mesele ne kadar iz bıraktığı değil, yürürken hangi yöne yöneldiğidir.

Tasavvufî açıdan daha derin okunduğunda ise beyaz giysi sadelik ve benlikten arınmayı, su zaman ve faniliği, minare bâkî olana yönelişi, kişinin yürüyüşü de seyr ü sülûk / içsel yolculuğu çağrıştırıyor.

Bu nedenle görsel, metnin kapağı veya ana görseli olarak oldukça uyumlu: “iz bırakmak”tan çok “istikamet bulmak” fikrini görselleştiriyor.

Deniz kenarında yürürken ayaklarımın altında kımıldayan kumun verdiği hissi uzun uzun izliyordum. Kıyıya vuran dalgalar, geride bıraktığım ayak izlerini birer birer siliyordu. Ben ise buna inat, adımlarımı kuma daha sert basıyor. Sanki izlerim biraz daha derin olursa daha uzun süre kalacakmış gibi yürüyordum.

Ama dalga her defasında geri dönüyor ve bıraktığım izi yeniden yok ediyordu.

Bir süre sonra durdum.

Ayaklarıma, kuma ve kıyıya ulaşmak için tekrar tekrar gelen dalgalara sessizce baktım. Sonra fark ettim ki artık denizi değil, onunla inatlaşan kendimi seyrediyordum.

Belki de kumda korumaya çalıştığım şey yalnızca ayak izim değildi.

İnsan ömrü boyunca buna benzer bir çabanın içinde değil midir? Birinin kalbinde, bir şehrin sokağında, bir dostun hatırasında kendine ait küçük de olsa bir yer bırakmak ister. Unutulmamak ister. Varlığının ardından dünyada bir şeylerin kalmasını arzular.

Belki de bastırarak bıraktığımız her iz, benliğimizin dünyaya söylediği sessiz bir “Ben de buradaydım.” cümlesidir.

Oysa zaman, denizden daha sabırlıdır.

Ses çıkarmadan gelir. İsimleri, yüzleri, sesleri ve hiç silinmeyeceğini sandığımız hatıraları usul usul kendine alır. İnsan bir gün geriye baktığında, bir zamanlar uğruna yorulduğu nice şeyin çoktan kıyıdan çekildiğini görür.

Ve çoğu zaman, katettiği yolları unutup yalnızca geride bıraktığı son izin peşine düşer.

Ben de öyle yapmıştım.

Denize ulaşmadan önce ne çok yol yürüdüğümü unutmuş, kumda kalmayan birkaç ayak izine takılıp kalmıştım.

Belki de bütün yoruluşum, fâni olanı bâkî kılmaya çalışmaktandı.

Oysa “O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.”
(Kasas, 28:88)

Geriye dönüp baktığımda kıyıda bana ait tek bir ayak izi kalmamıştı. Deniz hepsini sessizce bağrına almıştı.

Fakat içimde, hiçbir dalganın ulaşamayacağı başka bir kıyı oluşmuştu.

O an düşündüm. Dalga belki de benden bir şey almıyordu. Aksine, taşımanın lüzumsuz olduğu bir şeyi bana bıraktırıyordu.

Kumdan beni siliyor, fakat belki de benden “beni” eksiltiyordu.

İnsan ne çok şeyi kendisinin sanıyor. Sahip olduğu eşyayı, makamı, sevgiyi, güzelliği, hatırayı… Hatta bazen kendisine verilen ömrü bile.

Oysa bize verilenlerin çoğu sahiplik değil, emanettir.

Kum da emanetti, ayaklarım da, o kıyıya varabilmiş olmak da.

Ben ise emanetin üzerinde kalıcı bir iz bırakmaya çalışıyordum.

Dalgalar bana başka bir şey öğretiyordu. Hiçbir iz sonsuza kadar kalmayacaksa, belki de asıl mesele iz bırakmak değildi.

Belki mesele, yürürken kime doğru yürüdüğünü unutmamaktı.

Denizin sesini duyabilmekti. Ayağının altındaki kumun hareketini hissedebilmek, rüzgârın tenine değdiği o kısa anın farkında olabilmekti. Geçip giden şeyleri tutmaya çalışmak yerine, onların sana neyi hatırlattığını anlayabilmekti.

Çünkü insan bazen kalıcı olmak isterken yaşamayı, sahip olmak isterken emaneti, görünmek isterken yönünü unutuyor.

Belki de deniz her gelişinde ayak izlerimizi bu yüzden siliyordu.

Kumun bize ait olmadığını değil, bizim de kuma ait olmadığımızı hatırlatmak için.

Ve belki geriye gerçekten kalan, dünyaya bıraktığımız izin derinliği değil, o dünyadan geçerken kalbimizin hangi yöne dönük olduğuydu.


ZAMERAİS sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın

Biz Zamerais

Zamerais blog web sitemize hoş geldiniz!

Hadi Bağlantıya Geçelim!