
Hasret
Ey kalbi içten içe yakan o kadim sızı…
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı, lügatlerin derman bulamadığı o derin hasret. Kaynağını da şifasını da bu fani dünyanın sınırları içinde bütünüyle bulamadığımız; kökleri zamanın ve mekânın ötesine, ezel ufkuna uzanan bir gurbet hikâyesidir bu.
Daha âlem madde libasına bürünmeden, insan dünyaya gözlerini açmadan evvel, hafızamızın erişemediği o ilk ahdin yankısıyla başlar her şey.
Tasavvuf geleneğinin Bezm-i Elest diye andığı o ezelî hitapta, ruhun Rabbine verdiği cevabın hatırası vardır:
“Elestü bi-Rabbikum?”
“Belâ.”1
O mukaddes hitabın mânâsında akıl susar, kalp teslim olur. Sözün ötesinde bir yakınlık, anlatının ötesinde bir aidiyet hissi belirir. Ruhun derinliklerinde silinmeyen bir iz, insanın dünyadaki bütün arayışlarına eşlik eden sessiz bir hatıra gibi kalır.
Yâ Hû…
Yâ Hû…
Yâ Hû…
Ve gönül, kendisini çağıran o eski sese meftun olur.
Derken dünya başlar.
İnsan, mânânın enginliğinden bedenin ve zamanın sınırlarına doğru bir yolculuğa çıkar. Perdeler çoğalır; hayat, hatırlamakla unutmak arasında uzanan uzun bir gurbet hâline dönüşür. İnsan, unutuşa meyyal bir varlıktır. O ilk ahdi zihniyle hatırlamasa da gönlünde onun izini taşır.
Belki de bu yüzden, bu dünyada bazen adı konulamayan bir eksiklik hissederiz. Her şey yerli yerinde görünürken bile içimizde bir şey tamamlanmamış gibidir. Ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz bir şeye özlem duyar, fakat hasretimizin gerçek adını koyamayız.
Kimi zaman bir ney sesiyle açılır o gizli kapı. Kimi zaman içten kopan bir “âh” ile… Kimi zaman samimi bir duada, kimi zaman Hak’kı zikreden bir seste, kimi zaman da sebepsizce kalbi yoklayan derin bir sükûtta…
İşte o anlarda insanın içinde saklı duran eski bir yol yeniden belirir.
Bu yol bizi geçmişte yaşanmış sıradan bir ana değil, ruhun taşıdığı o ilk ahdin hatırasına götürür. Gönül, dünyaya ait olmayan bir yakınlığı sezer. İnsan, neyi kaybettiğini tam olarak bilemese de neye hasret kaldığını hissetmeye başlar.
Belki hasret dediğimiz şey de tam burada doğar.
Hasret, yalnızca uzakta olana duyulan özlem değildir. Bazen insanın kendi hakikatine, yaratılışındaki saf yönelişe ve gönlünün asıl istikametine duyduğu derin bir özlemdir. Dünyada peşinden koştuğumuz nice şeyin ardında, farkında olmasak da o tamamlanma arzusunun izi vardır.
Bu yüzden bazı güzellikler bizi sebepsizce sarsar.
Bir ses, bir koku, bir kelime, bir secde, bir gökyüzü, bir ney taksimi…
Gönlün bir yerinde unutulmuş olanı uyandırır.
Ve insan bir anlığına durur.
Çünkü kalp, aklın unuttuğunu bazen hatırlar.
Belki de tasavvufun “gurbet” dediği hâl tam olarak budur. Dünyanın içinde yaşarken, yalnızca dünyaya ait olmadığını sezmek. Bedenin burada, gönlün ise daha derin bir hakikatin peşindedir.
Bu sebeple insanın yolculuğu yalnızca bir ömür sürmek değil, aynı zamanda hatırlamaktır.
Nereden geldiğini değil yalnızca; kime ait olduğunu, neye yöneldiğini ve hangi hakikatin çağrısını içinde taşıdığını hatırlamak…
Velhasıl, gurbet çetin, kelâm eksik.
Söz burada nihayete erse de insanın iç yolculuğu sürer. Bu fani patikada yürünecek daha çok yol, söylenecek daha çok söz ve sessizlikte duyulacak daha nice çağrı vardır.
Belki de bütün mesele, o çağrıyı işitebilecek kadar susabilmektir.
Vesselâm…
#Hâmuş
- “Elestü bi-Rabbikum?” — “Belâ.” Ruhların Allah’ın rubûbiyetine şahitlik ettiği “Elest Bezmi”ne işaret eden ifade. Bk. Kur’ân-ı Kerîm, el-A‘râf 7/172. ↩︎
Yorum bırakın