Photo by HAMZA YAICH on Pexels.com

Bir bilgiyi ortadan kaldırmanın tek yolu onu yasaklamak değildir. Bazen ona konuşacak alan bırakmamak yeterlidir. Sesini duyurabileceği zemini daraltırsınız; bir süre sonra o bilgi hâlâ vardır ama artık kimsenin önüne düşmez. Kimse onu aramaz, kimse onun için birkaç dakikadan fazlasını ayırmaz.

Bugün dijital dünyada yaşanan dönüşüm biraz da buna benziyor.

Devlet üniversitelerinde görev yapan akademisyenlerin YouTube, sosyal medya ve benzeri platformlardaki faaliyetlerinden elde ettikleri gelirlerin, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 28. maddesindeki ticaret ve kazanç getirici faaliyet yasağı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin görüş, son günlerde akademik çevrelerde yeni bir tartışma başlattı.

Buradaki mesele yalnızca “Bir akademisyen YouTube’dan para kazanabilir mi?” sorusundan ibaret değil. Asıl kritik soru şu: Bilgiyi dijital dünyada kim üretecek?

Çünkü bugün bilgi yalnızca üniversitenin amfisinde dolaşmıyor. Bir tarihçi, yıllarca çalıştığı bir meseleyi YouTube’da anlatabiliyor. Bir biyolog, karmaşık bir bilimsel konuyu binlerce insanın anlayabileceği sadeliğe kavuşturabiliyor. Bir hukukçu, çetrefilli bir kavramı birkaç dakikada açıklayabiliyor. Üniversitenin duvarları arasında kalan bilgi, dijital platformlar sayesinde hayatında hiç amfiye adımı atmamış birinin telefon ekranına kadar ulaşabiliyor.

Üstelik mesele yalnızca akademisyenlerin görünürlüğü de değil. Mesele, dijital dünyanın hangi tür bilgiyi ödüllendirdiği.

Dikkatin Yeni Ekonomisi

Neil Postman, 1985 yılında yayımladığı Amusing Ourselves to Death (Televizyon: Öldüren Eğlence) kitabında televizyon çağının kamusal düşünceyi nasıl dönüştürdüğünü tartışıyordu. Postman’ın kaygısı insanların bilgiye ulaşamaması değildi; aksine, bilgi her yerde olabilirdi. Fakat o, ciddi ve derin olanın, düşünmeyi gerektirenin eğlence mantığının içinde eriyip yok olmasından endişe ediyordu.

Aradan kırk yılı aşkın süre geçti. Televizyon ekranının yerini telefon ekranı aldı.

Şimdi bir içeriğin önümüzde kalabilmesi için yalnızca doğru olması yetmiyor. Hızlı olması gerekiyor. Çarpıcı olması gerekiyor. İlk üç saniyede dikkatimizi yakalaması gerekiyor. Bir saatlik akademik bir anlatının karşısında on beş saniyelik bir video var. Bir makalenin karşısında yüzeysel bir başlık, bir kitabın karşısında bir kaydırmalı görsel dizisi (carousel), bir düşüncenin karşısında sonsuz bir “scroll” hareketi duruyor.

Ve algoritmanın tek bir basit ölçüsü var: Ne kadar uzun baktın? Doğru olup olmadığı ise algoritmanın meselesi değil.

Boşluk Hiçbir Zaman Boş Kalmıyor

İşte akademisyenlerin ve nitelikli uzmanların dijital alanda var olmasının önemi tam da burada ortaya çıkıyor. Dijital mecralardan nitelikli içerik üreticileri Çekildiğinde internet sessizleşmiyor; aksine, daha da gürültülü hâle geliyor. Boşalan alanı hemen başka içerikler dolduruyor: Daha kısa olan, daha kolay anlatılan, daha sansasyonel ve hepsinden önemlisi daha kesin konuşan içerikler.

Bilim genellikle “verilere göre”, “mevcut çalışmalar ışığında” ya da “kesin olmamakla birlikte” der. Sosyal medya ise yapay bir kesinliği sever:

  • “Kimse size bunu anlatmadı.”
  • “Bilim insanları bunu sizden saklıyor.”
  • “Bir dakikada hayatınızı değiştirecek bilgi.”

Çünkü belirsizlik düşünmeyi ve çabayı gerektirir; kesinlik ise kolay tüketilir. Tehlike tam da burada başlıyor: Yanlış bilginin varlığı insanlık tarihinde yeni değil, fakat belki de ilk kez yanlış bilgi, doğru bilgiden çok daha gelişmiş dağıtım sistemlerine sahip.

Bilginin Bir Bedeli Var

Öte yandan, dijital içerik üretimini romantikleştirmekten de kaçınmak gerekiyor. Kaliteli bir video ya da yayın hazırlamak yalnızca kameranın karşısına geçip konuşmak değildir. Araştırma yapılır, kaynaklar taranır, metin kurgulanır, çekim ve montaj süreçlerine saatler harcanır.

Dolayısıyla “Bilgi neden ücretsiz değil?” sorusunun karşısında şu kaçınılmaz gerçek durmaktadır: Nitelikli bilgiyi üretmenin zamanını ve finansal maliyetini kim karşılayacak?

Tam da bu nedenle akademisyenlerin dijital platformlardan gelir elde etmesine ilişkin tartışma, sadece idari bir mevzuat meselesi olarak görülmemeli. Hukuki boyutun ötesinde kültürel ve toplumsal bir soru varlığını koruyor: Bir akademisyenin saatlerini vererek ürettiği nitelikli içerik sürdürülebilir kılınmazsa, oluşan boşluğu algoritmanın talep ettiği sığlık dolduracaktır.

Orwell’ın Korkusu mu, Huxley’nin Kehaneti mi?

George Orwell’ın 1984’ünde insanlar bilgiye ulaşamazlar; bilgi yasaklanmıştır. Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sında ise insanların önünde o kadar fazla haz ve dikkat dağıtıcı vardır ki artık kimse hakikatle ilgilenmez. Postman, ikinci ihtimalin gerçekleşmesinden korkuyordu.

Çağımızın en büyük paradoksu belki de bu: İnsanlık tarihinde hiçbir dönemde bilgiye bu kadar kolay erişimimiz olmadı. Ama yine aynı şekilde, hiçbir dönemde dikkatimizi bu kadar çok şey arasında bölüştürmek zorunda kalmadık.

Cebimizde milyonlarca kitap taşıyoruz ama birkaç paragraftan sonra sıkılıyoruz. Dünyanın en iyi üniversitelerinin derslerine erişebiliyoruz ama telefonumuz bize başka bir kısa video öneriyor. Sorun artık bilgiye ulaşmak değil; bilginin karşısında odaklanarak kalabilmek.

Peki Biz Bu Denklemin Neresindeyiz?

Son noktada, iğneyi kendimize de batırmamız gerekiyor. Algoritmalar bizden bağımsız çalışan gizemli varlıklar değil; onları kendi davranışlarımızla eğitiyoruz. Neye tıkladığımız, neyi izlediğimiz, neyi paylaştığımız ve neyi yarıda bıraktığımız dijital dünyanın mimarisini belirliyor.

Bir akademisyenin kırk dakikalık derinlikli anlatısını beşinci dakikada kapatıp ardından bir saat boyunca yüzeysel kısa videolar izlediğimizde, sadece anlık bir tercih yapmıyoruz; dijital dünyanın geleceğine küçük bir oy veriyoruz.

Gelecekte bilgi belki de hiçbir zaman yasaklanmayacak. Kitaplar yakılmayacak, kütüphaneler kapatılmayacak, akademisyenlere “konuşmayın” denilmeyecek. Çok daha sessiz ve hissettirmeden gerçekleşen bir süreç yaşanacak: Düşünmek zahmetli, eğlenmek kolay gelecek. Ve biz bize sunulan sonsuz akış içinde parmağımızı kaydırmaya devam ederken, gerçekten önemli olanın ne zaman gözden kaybolduğunu fark etmeyeceğiz bile.

O hâlde temel mesele şu değil: Bilgiye erişebiliyor muymuşuz?

Asıl mesele şu: Bilgiye hâlâ dikkatimizi verebilecek iradeye sahip miyiz?


ZAMERAİS sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın

Biz Zamerais

Zamerais blog web sitemize hoş geldiniz!

Hadi Bağlantıya Geçelim!