
İnsan yalnız lokmayla beslenmez.
Gözün gördüğü, kulağın işittiği, dilin zikrettiği ve gönlün uzun müddet yanında tuttuğu her şey, insanın iç âlemine bir iz bırakır. Kimi izler suya yazılmış bir yazı gibi silinir gider; kimileri ise fark ettirmeden kalbin toprağına düşer, orada kök salar.
Bazen bir söz…
Bazen bir bakış…
Bazen uzun müddet sohbetinde bulunduğumuz bir insan…
Bazen de her gün önünden geçtiğimiz, artık görmediğimizi sandığımız bir görüntü…
İnsan çoğu zaman büyük hadiselerin kendisini değiştirdiğini zanneder. Hâlbuki ruhun istikameti her zaman büyük kırılmalarla değişmez. Bazen küçük şeyler, tekrar ede ede insanın içine sızar.
Bir damlanın taşı oyması gibi…
Sessizce.
Yavaşça.
Ve insan çoğu zaman ne vakit değişmeye başladığını dahi fark etmez.
İmam Gazzâlî’nin İhyâü Ulûmi’d-Dîn’de sohbetin ve arkadaşlığın insan üzerindeki tesirini anlatırken işaret ettiği mânâ da tam burada derinleşir:
“Huy, huydan insanın fark etmediği bir şekilde sirayet eder.”
Çünkü insan yalnız sözü dinlemez; hâli de dinler.
Yanında bulunduğumuz kimselerden yalnızca kelimeler almayız. Bakışlarından, öfkelerinden, sükûtlarından, dünyaya verdikleri kıymetten ve neyin karşısında heyecanlandıklarından da bir şeyler taşırız.
Bir müddet sonra onların bazı kelimeleri bizim dilimizde belirir.
Bazı hükümleri bizim hükümlerimize karışır.
Bazı arzuları bizim arzularımızmış gibi görünmeye başlar.
Ve belki insanın en çok yanıldığı yer de burasıdır:
Kendisine ait sandığı nice şey, uzun müddet maruz kaldığı şeylerin sessiz hatırasıdır.
Göz yalnız görmez, gönle de taşır
Tasavvuf geleneğinde kalp yalnızca hisseden bir yer değildir. O, insanın mânevî merkezidir; nazarın, sözün ve sohbetin tesirine açıktır.
Bu yüzden gözün baktığı şeyle kalbin meylettiği şey arasında görünmez bir yol vardır.
İnsan bir şeye tekrar tekrar baktığında, gözün aşinalığı zamanla gönlün ünsiyetine dönüşebilir.
Evvelâ yabancı gelir.
Sonra alışılır.
Sonra sıradanlaşır.
Nihayet insan, bir zamanlar kendisine uzak gelen şeyin gönlünde nasıl yer bulduğunu anlayamaz.
Bu sebeple mesele yalnızca “Neye bakıyorum?” değildir.
Asıl soru belki şudur:
“Baktığım şey, gönlümde neye dönüşüyor?”
Çünkü göz kapıdır.
Fakat misafir, nihayetinde kalbe varır.
Bugünün sohbet halkaları
Eskiler sohbeti çok önemserdi.
Kimin dizinin dibinde oturulduğu, kimin sözüne kulak verildiği, kimin hâliyle hemhâl olunduğu insanın terbiyesinin bir parçasıydı.
Bugün ise sohbet halkalarımız yalnızca aynı sofrada oturduğumuz insanlardan ibaret değil.
Cebimizde taşıdığımız küçük bir ekran, her gün yüzlerce insanı gönül hanemizin eşiğine kadar getiriyor.
Hiç tanımadığımız kimselerin sesleri odamıza giriyor.
Onların öfkelerini dinliyoruz.
Arzularını seyrediyoruz.
Hayata verdikleri mânâyı tekrar tekrar görüyoruz.
Sonra bütün bunların bizden hiçbir şey götürmediğini ve bize hiçbir şey katmadığını düşünüyoruz.
Oysa sohbet için her zaman aynı odada bulunmak gerekmez.
İnsan kimin sözünü uzun müddet dinliyorsa, biraz onunla oturuyor demektir.
Kimin hayatını her gün seyrediyorsa, biraz onun dünyasına misafir oluyor demektir.
Kimin kelimelerini zihninde taşıyorsa, biraz onunla yol yürüyor demektir.
Öyleyse çağımızın insanı kendisine yalnızca:
“Kimlerle oturup kalkıyorum?” diye sormamalı.
Bir başka suali daha olmalı:
“Gönül soframa her gün kimleri oturtuyorum?”
Kitap da bir sohbettir
İbnü’l-Cevzî’nin eserlerinde kitaplarla ve geçmiş büyüklerin hayatlarıyla ünsiyet kurmaya dair açılan kapı burada ayrıca güzeldir.
Çünkü insan zihninden bir şeyi çıkardığında orada boşluk bırakırsa, o boşluğu başka bir şey dolduracaktır.
Mesele yalnız kötü sözü işitmemek değildir.
Güzel söze kulak vermektir.
Yalnız faydasız görüntüden yüz çevirmek değildir.
Nazarı güzelliğe çevirmektir.
Yalnız kötü sohbetten uzaklaşmak değildir.
Salihlerin, âriflerin, hikmet ehlinin sözleriyle ünsiyet kurmaktır.
Bir kitabı açtığınızda bazen asırlar evvel yaşamış bir insanın meclisine oturursunuz.
O konuşur.
Siz dinlersiniz.
Sonra kitabı kapatırsınız.
Fakat bazı cümleler kapanmaz.
Günün ortasında yeniden gelir.
Bir sıkıntının içinde hatırlanır.
Bir kararın eşiğinde insanın kulağına tekrar fısıldar.
Belki iyi kitapların en güzel kerameti budur:
Kendileri rafta kalır, fakat sözleri insanla beraber yürür.
Kalbin de bir eşiği vardır
İnsan evinin kapısını herkese açmaz.
Kıymet verdiği şeyleri korur; yabancıyı içeri almadan evvel kim olduğunu bilmek ister.
Fakat insanın evinden daha mahrem bir hanesi vardır:
Gönlü.
Ne gariptir ki evimizin kapısında gösterdiğimiz ihtimamı bazen kalbimizin kapısında göstermeyiz.
Her görüntünün içeri girmesine,
her sözün orada yankılanmasına,
her sesin zihnimizde yer edinmesine izin veririz.
Sonra gönlümüzün neden yorulduğunu sorarız.
Oysa kalp de kalabalıktan yorulur.
Her şey orada bulunmamalıdır.
Her söz orada yankılanmamalıdır.
Her görüntü orada yer edinmemelidir.
Çünkü gönül, kendisine emanet edilmiştir.
İnsan neyi çoğaltıyorsa ona doğru yürür
Belki insan bir gecede değişmez.
Fakat her gün biraz değişir.
Biraz gördüğünden…
Biraz işittiğinden…
Biraz söylediğinden…
Biraz sevdiğinden…
Biraz da zihninde tekrar tekrar ağırladığı şeylerden.
Sonunda bütün bu küçük parçalar birleşir ve insan onların karşısında:
“Ben buyum.”
der.
Hâlbuki o “ben”in içinde nice sohbetin, nice kitabın, nice bakışın ve nice kelimenin izi vardır.
Bu yüzden insanın kendisine ara sıra sorması gereken sual yalnızca:
“Bugün ne yaptım?” değildir.
Belki daha derin olanı şudur:
“Bugün gönlüme ne aldım?”
Neye uzun uzun baktım?
Kimin sözünü içimde büyüttüm?
Hangi düşünceyi tekrar tekrar besledim?
Neye alıştım?
Neye meylettim?
Ve en mühimi:
Bütün bunlar beni kime doğru götürüyor?
Çünkü insan, gönlünde neyi çoğaltırsa zamanla ona doğru yürür.
Dünyayı çoğaltırsa gönlü dünyaya ağırlaşır.
Gürültüyü çoğaltırsa sükûtu unutur.
Kendini çoğaltırsa hakikati perdeleyebilir.
Hikmeti çoğaltırsa nazarı derinleşir.
Ve Allah’ı anmayı çoğaltırsa kalp, yaratılışındaki asıl istikameti yeniden hatırlamaya başlar.
Belki bütün mesele budur:
Kalbin penceresini dünyaya bütünüyle kapatmak değil; o pencereden içeri giren her şeye gönülde bir makam vermemek.
Çünkü göz görür.
Kulak işitir.
Zihin hatırlar.
Fakat sonunda bütün yollar kalbe çıkar.
Ve insan, farkında olsun yahut olmasın, kalbinde en çok neye yer açıyorsa biraz ona dönüşür.
Bu yüzden gönlünün kapısında bekle.
Her geleni içeri alma.
Her sözü kendine yoldaş etme.
Her görüntüyü hafızana emanet etme.
Ve ara sıra içeri dönüp bak:
Gönül hanende kimler var?
Hangi sözler yankılanıyor?
Ve bütün bu kalabalığın içinde, Hakk’a ne kadar yer kalıyor?
Yazar Betül EFE
Editörün Dipnotu
Yazarımızın yakınlık yerine neden ünsiyet kelimesini kullanmayı seçtiğini şöyle açıklayayım. Yakınlık ve ünsiyetin verdiği anlam farklıdır. Ünsiyet dediğimizde işin içine muhabbetle gelen, kalbe gelen anlamı vardır. Yakınlık kelimesine nazaram ünsiyet kelimesi anlatılmak istenen mesaja daha uygun görülmüş.
Editör Turkuaz
Yorum bırakın