Çocukluğumdan beri annemin ruh halini yüzünden değil, koridorda yankılanan adımlarından okurdum. Ahşap parkeye değen o ayak sesleri benim evdeki hava durumumdu. Topuklarını yere hafifçe sürüyorsa yorgundu, adımları hızlı ve sertse evde sessiz bir fırtına kopmak üzereydi. Eğer adımları çekingen ve kararsızsa, kendi içindeki bir kaygıyla boğuşuyordu. Yıllarca o koridorda annemin adımlarını dinledim; hava bulutluysa şemsiyeyi ilk ben açtım, adım sesleri sertleştiğinde kendi varlığımı küçültüp görünmez olmaya çalıştım.
Annenin duygusuyla bu kadar iç içe büyümek, insanın kendi adımlarının sesini unutmasına sebep oluyormuş meğer. Kendi hayatıma, kendi evime doğru bir adım atacak olduğumda, arkamda bıraktığım o koridorun suçluluğu yankılanıyor içimde: ‘Ben kendi yolumda yürürsem, annemin adımları yalnız mı kalır?’
Annesinin vicdan azabı olmamak için kendi duygularından vazgeçen o kız çocuğu, artık annesinin hissettiklerinden kendisinin sorumlu olmadığını fark ediyor. Onu çok sevmek ile onun duygusal yüklerini taşımak arasındaki o ince çizgiyi çekebilmek…
Peki, insan gerçekten ayrıştığını nereden anlar?
Bunu büyük mucizelerden değil, sıradan bir akşamüstünden anladım. Annem evdeki o tanıdık gerilimin ve kendi çaresizliğinin faturasını yine bana kesmeye çalışıp, o ezbere cümleyi kurduğunda:
“Sen beni o kadar çok üzüyorsun ki tansiyonum yükseliyor… Sen biraz uyumlu bir evlat olsaydın, biz bu evde bu kadar kavga etmezdik!”
Eskiden olsa bu cümle kalbime bir bıçak gibi saplanır; “Annemi ben hastalandırıyorum, evdeki fırtınanın sebebi benim” vicdan azabıyla mahvolurdum. Sırf o iyi olsun diye kendi benliğimden vazgeçer, görünmez olmaya çalışırdım.
Ama bu kez tam o fırtınanın ortasında durdum. Yıllardır ilk kez, annemin o sözlerinin kalbime ulaşmasına izin vermedim. Göğsümdeki o eski sıkışma, o boğucu ‘onun suçlusu benim’ hissi bu kez içeri giremedi. Sözleri sanki görünmez bir duvara çarpıp yere düşmüştü.
O an ilk kez çok net bir şeyi gördüm: Annem kendi taşıyamadığı sorumlulukları ve evdeki gerilimin yükünü benim omuzlarıma yıkmaya çalışıyordu. Ama onun sağlığı da, bu evdeki huzur ya da huzursuzluk da benim suçum değildi.
Sesimi yükseltmeden, savunmaya geçmeden, ama tek bir milim bile geri adım atmadan baktım yüzüne. O vicdan azabı tuzağına düşmeyi reddettim. Onu değiştirmeye çalışmadım; ama kendimi onun yüklediği o haksız suçluluk enkazının altından çekip çıkardım.
Oysa benlik ayrışması dedikleri şey, tam da bu adımları birbirinden ayırabilmekmiş. Annenin attığı adımların ağırlığı onun kendi hayat yolculuğuna ait; benim adımlarım ise bana… Anneyi sevmek, onun adımlarına yön vermek ya da o adımların altında ezilmek değilmiş. Kendi adımlarını güvenle ve kendi ritminle atarken, annene dönüp ‘Seni görüyorum, seni seviyorum ama bu yol benim’ diyebilmekmiş.

Bu resmi ilk gördüğümde zihnimde canlanan şey, küçük bir kızla annesinin neşeli çay saatiydi. Birlikte kurabiyeler pişirmiş, masaya oturmuş tatlı tatlı sohbet ediyorlar gibi görünüyordu. Ancak resme biraz daha yakından baktığımızda, bir ilişkinin sağlıklı temellerine dair çok güçlü semboller gizlendiğini fark ediyoruz. Resimde küçük kız annesiyle tam karşı karşıya oturuyor. Kız çocuğunun kucağa alınmadan, ayrı bir sandalyede, annesiyle eşit göz hizasında oturması; onun fikirlerine ve varlığına değer verildiğini gösteriyor. İki tarafın da birbirini neşeyle dinleyebildiği, karşılıklılık ilkesine dayanan sağlıklı bir iletişimi temsil ediyor bu duruş. Pencereden içeri süzülen o sıcak gün ışığı ise sadece anne ve kızı aydınlatıyor. Mutfaktaki diğer tüm nesneler gölgede kalırken, ışık adeta bu ilişkinin vurgulandığını gösteriyor. Fakat resimde gözden kaçmayacak kadar ince bir detay daha var: Annenin tabağında tek bir kurabiye varken, kızın tabağında iki kurabiye duruyor. Annenin kendi payından verip kızını beslemesi bir sevgi göstergesidir; ancak benlik ayrışması, bu cömertlik karşısında kız çocuğunun suçluluk duymadan kendi payını yiyebilme, annenin ise kendi varlığını eritmeyip masada kendi hakkını da tutabilme özgürlüğüdür. Sağlıklı bağ; birbirinin yükünü taşımak değil, aynı ışığın altında kendi hayatını yaşayabilmektir.
İşin Teorik Kısmını Merak Edenler İçin…
İşin daha teorik kısmını merak edenler için bu konuyu biraz konuşalım. Murray Bowen’ın geliştirdiği Aile Sistemleri Teorisi’ne göre benlik ayrışması, bireyin içinde büyüdüğü aile sisteminden duygusal olarak kopmadan, kendi özerk “ben”liğini geliştirebilme kapasitesidir. Yani anneyi reddetmeden, onun duygusal fırtınalarından kendi sınırlarını ayırabilmek; annenin kendi hayatındaki gerilimleri çocuğuna yüklediği o ebeveynleşme rolünden çıkabilmek…
Peki ama anne ile kız çocuk arasındaki bu bağ neden bu kadar karmaşık ve ayrışması bu kadar sancılıdır?
Psikanalitik ve feminist kuramcı Nancy Chodorow, anne ile kız çocuk arasındaki bu ilişkiyi açıklarken çok temel bir kavrama dikkat çeker: “Genişletilmiş Benlik”. Anneler çoğu zaman kız çocuklarını kendi bedenlerinin ve benliklerinin bir uzantısı olarak görme eğilimindedirler. Ortada bir “çifte özdeşleşme” vardır. Annesi kızıyla, kız da annesiyle o kadar iç içe geçer ki, psikolojik ayrışma daha en baştan zorlaşır. Kız çocuğu kendi yoluna gitmek istediğinde, sanki annesinden bir parçayı koparıyormuş ya da ona ihanet ediyormuş gibi ağır bir ayrışma kaygısı ve suçluluk duygusu yaşar.
Bowen’ın teorisinde bu durum “duygusal kaynaşma” (enmeshment) olarak adlandırılır. Kaynaşmış aile sistemlerinde sınırlar o kadar geçirgendir ki, bireyler kendi duygularını diğerlerininkinden ayırt edemezler. Annenin kaygısı kızın kaygısı olur, annenin üzüntüsü kızın vicdan azabına dönüşür. Bowen’a göre, benlik ayrışması düşük olan bireyler aile içindeki gerilimi bir sünger gibi emer ve bu yüzden yaşam boyu yüksek düzeyde kaygı taşırlar.
Hatta annelerin evdeki huzursuzluğu veya kendi bedenlerindeki rahatsızlıkları “Sen beni o kadar çok üzüyorsun ki tansiyonum yükseliyor, biraz uyumlu olsaydın böyle olmazdık” diyerek evlada yüklemesi, çocuğa duygusal bir sığınak rolü biçen o ebeveynleşme (parentification) sürecinin en somut örneğidir.
Güncel ampirik araştırmalar (örneğin Jeon, 2023) ise bize benlik ayrışmasının sadece ergenlikte biten bir şey olmadığını, yaşam boyu süren gelişimsel bir yolculuk olduğunu gösteriyor. Yaşlanan anneler ve yetişkin kızlar üzerine yapılan çalışmalar, kızın kendi sınırlarını çizip benlik ayrışmasını sağlayabilmesinin, sadece kızın değil her iki tarafın da psikolojik iyi oluşunu olumlu etkilediğini ortaya koyuyor. Yani kendi sınırlarını koruyabilmek, sanılanın aksine anneyi gözden çıkarmak değil; her iki taraf için de daha sağlıklı, daha nefes alabilir bir ilişki zemini yaratmaktır.
Özetle teorinin bize söylediği şey şudur: Benlik ayrışması, annene kapıyı kapatıp gitmek ya da onu değiştirmeye çalışmak değildir. Annenin fırtınalarının onun kendi iklimine ait olduğunu fark edip; öfkelenmeden, suçluluk duymadan ve en önemlisi kendi adımlarından emin bir şekilde kendi hayatının sorumluluğunu üstlenebilmektir.
Yazıda faydalanılan makaleler:
Ferreira, L., & Kublikowski, I. (2025). Relationships between mothers and daughters in the context of domestic violence: The impact on the self-differentiation. Doxa: Revista Brasileira de Psicologia e Educação, 26, e025015.https://doi.org/10.30715/doxa.v26i00.20166
Jeon, S. (2023). Aging mother–adult daughter differentiation, psychological well-being, and parental status. Healthcare, 11(13), 1865.https://doi.org/10.3390/healthcare11131865
Bir Cevap Yazın