
zamansız tasalar dökülüyor
dilinden şiirlerin
adı belli sanı belli
yaşamak, diken üstündedir
gül bahçelerinde
en çok bunu bilelim
bilelim karanlığın
arka sokaklarında neler oluyor
bir terin dökülüşü gibi
neden seyrediliyor
bir çocuğun son nefesini verişi
şu akıp giden suya
kaçıncı defadır bakılıyor
iki büyükten bir küçük çıkarılırken
yavaş yavaş yanaşılırken geceye
eğriler yukarı doğrular aşağı iken
-bu bir masal değil-
bir bütün olarak bakılsın
sofistike savunmalara
iki küçükten bir büyük çıkarılırsa
eksi yazar hesap
aşkın dili ayrıdır çünkü
matematiğin dili ayrı
okunmaz olur gözünün yaşıyla
çocukların esamesi
bunu da bilelim
çeldirenleri pusuya yatan dünyanın
çoktan çıktı çivisi
ceplerde ayrılık taşınıyor artık
kalplerde vuslat
bir kez olsun sorulmuyor
nereye gidildiği
yalnız, zamansız tasalar
dökülüyor dilinden kâhinlerin
evet gökyüzü mavi
evet deniz çarşaf gibi
ama yaşamak diken üstünde
mürüvveti görülememiş düşlerin
sıralanması mümkün değil ki
yeni bir başlık açıp yıllar sonrasına
bu ağır ikaz duyulsa
reddi mümkün olsa çaresizliklerin
bu yargının beli bükülmez iki nokta
yazılan mektuplar okunmayacak
asla ulaşmayacak kır papatyalarına
sebebi açık oldukça
susalım sözün burasında
zaten bir mektubun en büyük
alameti farikası okunmamasıdır
yazılması değil
yaşamak diken üstünde iken
gül bahçelerinde
Mehmet Emin ÜNAL
Şiirini sonlandırdı çünkü bu koyu sessizlik dikkatini çekmişti. Normal değildi. Tek bir hayvan ses çıkarmıyordu. Zamanın kaybolduğu bu yabanıl topraklarda hiçbir vahşi sesin olmaması korkutucuydu. Kılıcıyla kazdığı sığınağında emekleyerek girişe ulaştı ve kapı niyetine yerleştirdiği taşı kenara çekti. Uçsuz bucaksız ovayı taradı gözleri; neyse ki kimse yoktu.
Geri döndü yuvasına, buraya o ismi vermişti. Sadece ona ait küçücük bir yuvaydı.
Nefes alışverişi hızlandı, avuçlarını sıktı. Aklına ardında bıraktığı o kahrolası şato gelmişti. Yine damarlarında o eski tanıdık huzursuzluk hissi yerleşti. Sınırlarını bilmediği arazi üzerine kurulmuş, odalarının sayısını tahmin bile edemediği kadar devasa bir şatoydu.
İrkildi; hatırladığı her ayrıntı sinir uçlarına dokunuyordu. O hain, o sinsi, o rezil adamın babası olduğu gerçeği midesini bulandırıyordu. Nerede, ne zaman karşısına çıkacağını bilmeden tiksinerek, utanarak kaçardı ondan. Bir vesile denk gelirlerse, kılıcını kalbine saplamamak için her defasında tırnaklarını avcuna geçirirdi.
Şatafatın, gösterişin, riyanın ve günahın duvarlarından aktığı o yerin her odasında farklı bir kötülük mayalanırdı. Yeryüzündeki cehennemdi onun için.
Aynı çatıyı paylaştığı herkes kördü, sağırdı.
Şatonun dışında bir dünya yoktu onlar için. Eskiden o da bu hâlin keyfini sürmeyi, hissiz, uyuşuk, tasasız ama beş para etmez şekilde yıllarını heba etmeyi, gerçekleri bu kadar küçük yaşta öğrenmemeyi dilerdi ama artık kendine acımayı aşmıştı. Artık onlar için yaşıyordu, o çaresiz insanlar için yaşıyordu.
Henüz altı yaşlarındayken bir sabah penceresine bir güvercin kondu. Bembeyaz, çok güzel bir güvercindi. Onu daha yakından görmek istedi ve pervaza yaklaştı. Minik ayaklarında ufak bir kâğıt parçası olduğunu görünce çok şaşırmış, bunun orman perilerinin işi olduğuna inanmıştı. Hayatında ilk kez böyle bir şeye rastlıyordu. Heyecandan deliye dönse de kimseyi çağıramamıştı. Elleri titreyerek kuşu ürkütmeden yakalamış, pusulayı almıştı. Ne yazdığını çok merak ediyordu. Özenle katlanmış kâğıdın son katını açtığında hayal kırıklığına uğradı çünkü bu satırlar hiç bilmediği bir dile aitti. Ve bu harf topluluğu ona hiçbir şey ifade etmiyordu. Merak tüm hücrelerini sardı. Mektubu koynuna saklayıp kütüphaneye koştu. Eski dilde yazılmış olabileceğine karar vermişti ve artık orman perilerine değil de eski alfabeyi kullanan birilerinin kuşlarla haberleştiğine inanıyordu.
Yıllarca sarayın muazzam kütüphanesinde araştırma yaptı ama bu dile ait tek bir kitaba bile rastlamadı. Bu dilden, bu mektuptan kimseye bahsetmeden ilk gençliğini kütüphanenin tozlu rafları arasında geçirdi. Çünkü güvercin ona gelmişti; bu onun hikâyesi, onun gizemiydi.
O sabah da her zamanki gibi kütüphanede güne başlamıştı. Yavaş yavaş rafların arasında ilerlerken ayağı, yerinden oynamış bir taşa takıldı ve yere düştü. Başı çok acımıştı; kendine gelip tekrar ayağa kalktığında başı dönüyordu. Elini başına götürdü; kocaman bir yarık ve oluk oluk kan vardı. Duyduğu acının etkisiyle taşa asıldı; onu yerinden koparacak ve parçalayacaktı. O hırsla o kadar güç uyguladı ki bir ara gözleri kararmıştı ve taşla beraber kendini yerde bulmuştu. Başındaki acıya şimdi bir de sırt ağrısı eklenmişti. Kütüphanenin muhteşem tavanı ve avizesi ilk kez dikkatini çekmişti; her ayrıntısı mükemmel ve kusursuzdu sanki. Biraz uzanıp bu kusursuzluğu izledi ve “Gerçek olamaz,” diye geçirdi içinden.
Tekrar doğruldu. Taşın ardında bıraktığı kocaman boşluğa takıldı gözleri; kum yoktu, harç yoktu, bu bir çeşit kumaştı. Hayretle ellerini uzattı, kumaşı sıyırdığında altında bir bohça olduğunu gördü. Yavaşça dokundu; kumaş balmumuna batırılmıştı, içindeki her neyse birileri onu korumak istemişti. Usulca açtı ve içinde siyah bir defter buldu. İlk sayfasını açtığında hayret çığlığı kopardı, sonra ellerini ağzına kapatarak sakinleşmesi için kendine telkinde bulundu. Aradığı dilin harflerini kendi dillerindeki karşılıklarıyla gösteren bir çeşit not defteriydi avucunda tuttuğu. Bunca zaman aradığı bu dil şimdi tamamen önündeydi. Üstelik tüm incelikleriyle.
Bir isim aradı içinde; kime aitti, bu dile bu kadar hâkim olan kimdi? Maalesef hiçbir iz bulamadı. Midesi bulandı, gözleri karardı; heyecan ve kan kaybı onu kötü etkilemişti. Yavaşça ayağa kalktı, önce defteri koynuna, o pusulanın yanına sakladı; sonra taşı yerine yerleştirip odasının yolunu tuttu. Odasında bulduğu ilk kıyafeti yarasına bastı. Yatağına uzandı; defter ve pusulayı kullanarak çevirmeye başladı. İlk cümle “Her kimsen bize yardım et!” idi. Histerik bir kahkaha attı; işe yaramıştı. Sonra cümlenin anlamında dondu kaldı. Devamını okumak isteyip istemediğinden emin değildi. Okursa bilirdi: “Kim yardım istiyor, nasıl bir yardım istiyor ve ben bunu yapabilir miyim?”
Bilmek, biliyor olmak, bir şeyler yapmayı gerektirirdi. Sonuçta bu bir yardım çağrısıydı; eğer devam ederse, hareket etmek zorunda kalırdı. Bir süre daha merakıyla boğuştu ama sonunda yenik düştü ve gerekirse ömür boyu sürecek bir vicdan azabını göze alıp diğer satıra geçti. Ağlayarak, sinir krizleri geçirerek, arada gelen kusma ataklarını yatıştırarak bu acı, ızdırap dolu mektubu okumayı tamamladı. Artık şımarık bir saraylı değildi, olamazdı. Bu dünya gerçek değildi. Bu şato bir illüzyondu. Bu kahrolası yer, masumların kanının, gözyaşının üzerine, yine onların acı ve ızdırabıyla kurulmuştu.
“Anne!” diye hıçkırırken bir anda ışıklar yandı. Bu mektup annesine ulaşmalıydı. Kraliçe, çok güvendiği eşi ve başkumandanının nasıl bir cani olduğunu bilmeliydi. Mektupta yazılanların yarısı bile doğruysa — eğer doğruysa — tekrar midesi bulanmıştı. Hızlı hızlı nefes alarak bulantı hissini azalttı. Kabul odasına gitmek için ayağa kalktı; berbat hâlde idi. Önce hazırlanmalıydı; annesini yedi yıldır hiç görmemişti. Bakıcıları onu her seferinde “Annene görünme sakın!” diye uyarırdı. Sebebini bilmediği şekilde annesi ondan nefret ediyordu. Duş aldı, yarasını temizledi.
Kabul odasının önüne geldiğinde içeri alınmadı. Kraliçenin korumaları gözlerinin kızıllığından ve suratındaki nefretten hoşlanmamışlardı. “Halini beğenmedik, uzaklaş buradan!” demişlerdi. Askerleri aşıp kapıları yumruklamaya başladı. Önce “Kraliçem!” diye seslendi, ardından “Anne! Anne!” diye feryat etti ama kapı açılmadı.
Tükenmiş bir hâlde odasına dönerken başkumandanla karşılaştı. İki kişi aynı sırrı taşıyınca, konuşulmadan da sır aşikâr olur. Babası da ondan şüpheleniyor, neyi ne kadar bildiğini kestirmeye çalışıyordu. Aylarca annesine ulaşmaya çalışmış, hep engellenmiş ve aylarca babası olacak bu zalimden kaçmıştı. Üç gün önce koridorda karşılaştıklarında kendini tutamamış ve suratına tükürmüştü. Bu hareketi her şeyi aşikâr etmiş ve babası kılıcını çekmişti. Bir şekilde onu atlattı ve odasından eline geçen birkaç eşyasını bohçasına doldurup kendini pencereden boşluğa bıraktı. Aşağıda akan ırmak artık onun ya mezarı ya korunağı olacaktı.
Velhasıl, o zamandan beri kaçıyordu. Kraliçeye bir gün ulaşabilmek için sağ kalmaya çalışıyordu. Biliyordu ve bu yüzden yaşamak, anlatmak zorundaydı. Kaçışının üzerinden üç gün geçmişti. Yanına aldığı siyah deftere — her şeyi başlatan siyah defterine — yazıyor, yazıyor, yazıyordu. Kalemi bir an olsun durmuyordu. Yazacak çok şey vardı. Bu vahşi topraklarda ölürse, üzerinde bir mektup olacaktı. Gerekirse o mektuba zarf olacaktı.
Kararlılıkla doğruldu, yuvasının girişindeki ışığa yaklaştı. Yalnızlığın kalabalığını hissediyor, masumlar için direniyordu.
Hikaye Yazarı: Aybüke Şimşek


Yorum bırakın