Kitaplara ve Kaleme

İnsanlık tarihi kadar eski olan okumak ve yazmak ; benim hayatımın en zorunlu iki aktivitesi. Ben de her birimiz gibi bana bahşedilen hayatın içinde hem tutsaktım hem de efendi. Başka hayatları hayal ederdim. Acaba başka bir yaşam Aybüke için mümkün müydü? Ve kitaplarım, hep bir ağızdan ‘Evet’ diye seslendiler. Beni sayfalarına davet ettiler.
Kitap okuma alışkanlığım ilkokulda başladı. Sınıf öğretmenime hayrandım. O, uyumadan önce kitap okuma ödevi vermişti. Ve bir süre sonra bir kaç sayfa da olsa okumadan uyuyamıyordum. Geceleri yorganın altına saklanır gece lambasıyla kitap okurdum. Zavallı annem bir kaç kere uyuyup uyumadığımı kontrol etmeye gelirdi.

Ama kitaplara aşık olmam başka bir hikaye;
‘O’ kitabı hiç unutamıyorum! Kapağında Nemrut Dağı’nda bulunan heykeller vardı. Jean Christophe Grance kaleme almıştı. Yabancı bir yazarın kitabına Türkiye’den bir kapak uyarlanması ‘Acaba ülkemden nasıl bahsetmiştir’ diye merak uyandırmıştı. Adı “Kurtlar İmparatorluğu”ydu ve seri katil kitabıydı. On beş – on altı yaşlarında olmalıyım ve ilk kez bir kitabı okurken heyecandan ellerim titremiş ve terlemişti. Rahat okuyabilmek için bazen masaya bazen yere bıraktığımı hatırlıyorum. Soluksuz bir şekilde okumuş, okumuştum. Yaşıma uygun olduğunu sanmıyorum çünkü içinde çok fazla şiddet vardı. Bilirsiniz, zihninizde beliren hayalleriniz her zaman filmlerden daha gerçekçi ve ürkütücüdür. Her neyse kitabın son satırını okuduktan sonra ağladığımı hatırlıyorum, gerçekten fazla gelmişti. Bu aldığım ilk dozdan sonra seri katil romanları, mitolojik varlıklarla dolu seriler, polisiyeler, maceralar birbirini kovaladı.
Bir noktada bunlar beni tatmin etmemeye başladı. Benim için kurgular yeterli gelmiyordu. O dönemden sonra düşünce kitapları ile tanıştım. Bu okumalar çok zorluydu. Beni dinlendirmiyor üstüne yoruyor, hareketlendiriyor ve kabımdan taşırıyordu bazen nefes almak için tekrar romanlara uğruyordum .

Yıllar böyle geçti ve beş yıl kadar çok rahat okuma imkanı buldum. Rus klasiklerine başladım. Bambaşka bir dünya açıldı önümde. Çevirilerinin bile bu kadar lezzetli olması beni kendimden geçiriyordu. (Çok yeteneklı çevirmenlerimize de teşekkür etmeden geçemeyeceğim.) Çabasız, süssüz ama vurucu, sarsıcı cümleler ; beni cidden şok ediyordu. Aklım almıyordu, bir mucize gibiydi. Daima kullandığımız kelimelerin bir araya gelerek bu kadar mucizevi cümleler kurması nasıl mümkün olabilirdi!? Mümkünse neden herkes yapamıyordu !? Sonra her klasikleri okuyan çaylak gibi Türk klasiğinde ne var ki, hiç birşey yok, demeye başlamıştım ama sonra beni kendimden utandıran çok büyük yazarlarla tanıştım. Çevirmeni olmayan muazzam kitaplar,bu kitaplar ilk kez kelimeleri daha dokunulabilir daha yakın gösterdi. İşte bu noktada da kitaplar elime kalemi tutuşturdu.
Daha önce yazma isteğimi hep küstah bir şımarıklık olarak görürdüm. Annesinin makyaj malzemelerini kurcalamak isteyen küçük bir kız çocuğuydum ve kendimi durdurmam gerektiğini, bunu yapabilmek için büyümem gerektiğini düşünürdüm. Yaşadığım acı dolu deneyimler mürekkebim oldular.
Bu nedenle önce günlükler yazdım sonra günlüklerim çığlıklara dönüştü ve ortaya denemeler çıkmaya başladı. Aslın da benim için en uygun tür deneme galiba, çünkü acemi kalemim ; tedirgin ve ürkek bir şekilde sayfaların üzerinde gezinmeyi sadece deneyebilir, fazlasını değil.
Yazmazsam yaşamım anlamını yitiriyor. Bu nedenle yaşamak için okuyup, karalayacağım! Umarım sizler de beni hoş görürsünüz ve umarım benim hayatıma dokunan yüzlerce kitap ve onların devasa yazarlarının ilhamı kalemime de dolar.
Böylece sizlere bir yudum da olsa ikram edebilirim.
Tüm kitaplara ve onların yazarlarına minnetle…

Yazar: Aybüke Şimşek

Fotoğraf: Funda Aker


ZAMERAİS sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın

Biz Zamerais

Zamerais blog web sitemize hoş geldiniz!

Hadi Bağlantıya Geçelim!